Hiç düşündünüz mü, bir binanın gerçek anlamda dayanıklı olup olmadığını anlamak için neresine bakmak gerekir? Çoğunlukla ilk akla gelen şey, yapının tasarımı veya kullanılan malzemenin kalitesidir. Oysa bence her şeyin temelinde, adından da belli olduğu gibi zeminin kendisi var. Zemin etüdü, yani yerin altının detaylıca incelenmesi, binanın uzun ömürlü ve güvenli olmasında belirleyici bir aşama. Çoğu zaman gözümüzden kaçan, bazen ise bütçeden kısmak için üzerinde daha az durulan bu adım; aslında hayati.
Benim için zemin etüdü, adeta bir binanın karakterini tanımak gibi. İnsan, tanımadığı birine hayatını emanet eder mi? İşte arazinin altındaki tabakaları, taşıma gücünü, yeraltı su düzeyini öğrenmeden bina yapmak da buna benziyor. Siz de eminim çevrenizde yeni yapılmış ama hemen çatlayan, oturan binalar görmüşsünüzdür. Neden böyle oluyor dersiniz? Çünkü zemini yeterince tanımadan yola çıkılmış.
Örneğin 2017 yılında Üsküdar'da, Marmara Denizi'ne bakan bir konut projesine danışmanlık yaptığımda, kimse arsanın yeraltı su seviyesiyle ilgili bir sorun olacağını tahmin etmiyordu. Ama ekiple birlikte yaptığımız ayrıntılı zemin etüdünde, denizden gelen tuzlu suyun, zemindeki kil tabakasıyla karıştığını gördük. O an, inşaat alanında, lastik çizmelerimizin altında suyun hafifçe fokurdadığını duymak, bana her zaman doğaya kulak vermek gerektiğini hatırlatmıştı.
Peki sizce bir bina yapılırken sadece üstüne mi bakmalıyız, yoksa altı da en az çatısı kadar önemli mi? Ben durmaksızın bu sorunun yanıtını düşünüp ona göre hareket ediyorum. İşte zemin etüdünün hayatımızdaki yeri tam burada yatıyor. Yerin altındaki kayaların yumuşaklığını, toprağın taşıma kapasitesini, bazen gözle göremeyeceğimiz oynak tabakaları bulmak için uzman jeologlarla, zemin mühendisleriyle dirsek temasında çalışmak, bana göre işimizin ayrılmaz bir parçası. Çünkü sadece binanın estetiğini, işlevselliğini, oda büyüklüğünü değil; altındaki o dev aynanın ruhunu da düşünmek zorundayız.
Detaylar Saklı Kaldığında Başımıza Gelenler
Neden binalar bazı bölgelerde daha çabuk hasar görüyor? Bunun yanıtı genellikle zeminde gizli. Türkiye; özellikle de İstanbul, her adımı farklı bir zemin olan, yüzyıllardır yerleşime açık bir şehir. Mesela Kadıköy'ün kimi noktalarında temel kazısı yaparken sert kayalara denk gelinir, kazma ve delgi makinelerinin uğultusu göğe yükselir. Sarsıntıyı ellerinizde, zeminin dokusunu ise ayaklarınızda bizzat hissedersiniz. Fakat aynı şehirde Avcılar'da çalışırken, hafif, kolayca şekil alan kumlu bir toprağa denk gelirsiniz. Bir anda kepçenin sesi yumuşar, o toprakta ağır adımlarınızın altında hafifçe batarsınız; işarettir bu, binanın temelinde özel önlem almanız gerektiğine dair.
Geçmişte bir kamu binasının tadilat sürecinde yaşadığım bir anı hala aklımdadır. Eski mimari projede, zemin etüdüne pek değinilmemişti. Binayı güçlendirme işine girişmeden önce kendi ekibimle kapsamlı bir araştırma yaptık. Sonra da şunu öğrendik; toprağın altındaki sert kaya, yağan yağmura bağlı olarak zaman zaman yumuşayan bir tabakayla ayrılmış. Yani yapı, bazen sağlam bir zemine, bazen ise adeta suya batmış gibi sallanıyordu. Eğer bu detayı yakalamamış olsaydık, yapılan güçlendirme aslında sorunu çözmeyecekti.
Zemin etüdüyle ilgili en çok duyduğum yanlışlardan biri, sadece deprem riskli bölgelerde önemli olduğu. Oysa bana kalırsa, altyapısı ne olursa olsun, her yapı için bu adım olmazsa olmaz. Sadece deprem değil, heyelan, toprak kayması, su basması gibi tehlikeler zemin analizleriyle önceden öngörülebilir. Hatta bazen bir kanalizasyon ya da otopark projesi için bile detaylı analiz yapmak gerekebiliyor. Siz buna önlem mi, yoksa paranoyaklık mı dersiniz bilemem; ama her zaman zeminle barışık bir bina, tek başına güçlü olmakla kalmaz, yaşatan bir yapı olur.
Malzemenin sesi olur mu? Bence var. Kazdığınız toprak sesiyle, vurduğunuz betonunki bir değildir. Zemine uygun temele karar verince, işte o zaman projenizin sesi birden berraklaşır. Uygun temelle binanız, zemine inat değil, onunla dost olur. O zaman sabah işe başladığınız şantiyede, makinenin sesiyle yerin altındaki tabakaların konuşmasını ayırt edebilirsiniz. Bu müthiş bir deneyimdir.
Dayanıklı Şehirler İçin Temelden Başlamak
Hiç düşündünüz mü; İstanbul gibi büyük bir kentte onlarca kat yükseklikte gökdelenler nasıl ayakta durabiliyor? Cevabı çok basit: Zemin etüdüne saygı duymak ve ona göre tasarım yapmak. Özellikle bu şehirde, her semtin tabiatı; bina sahiplerinin, hatta şehirde yaşayan herkesin hayatını doğrudan etkiliyor.
2020'de Beşiktaş'ta tasarımına katkı verdiğim karma kullanımlı bir projede, zemin analizi sırasında eski bir derenin yatağına denk geldiğimizi hatırlıyorum. Belki de bu yüzden alan, biraz daha yumuşaktı. Temelin planda durduğu yer ile gerçek zemin oldukça farklıydı. O gün, bilgisayar ekranında analizin kırmızıya dönen noktalarını görünce projenin tüm taşıyıcı sistemini yeniden kurguladık. Sonunda binaya uygun temel yapınca içim hem huzurlu hem de tedirginliği geçmiş oldu. Sahi huzurun zemini de sağlamdır değil mi?
Bugün deprem gerçeğinin ve artan şehirleşmenin gölgesinde, zemin etüdünün rolü daha da ön plana çıktı. Mimar veya mühendisten önce, her şeyden önce bir birey olarak güvenli bir eve sahip olmak istemez miyiz? Evimizin temelinin, çocuklarımızın okuduğu okulun üzerine oturduğu toprağın gerçekten ne olduğundan emin olmak, insanın içini rahat ettiriyor. Sadece yönetmelik gereği değil, insan hayatı için bu adımı kendimize borçluyuz. Size şunu da samimiyetle ileteyim; projelerimde zemin etüdü raporunu gördüğümde, dokunduğum her malzemenin, duvarın ardındaki hikayeyi kavramış gibi hissediyorum.
Elbette, hiçbir zaman yüzde yüz riskten kurtulmak mümkün değil; ancak kendinizi, sevdiklerinizi ve yaşanacak nesilleri korumanın yolu sağlam temelden geçiyor. Siz, bugüne kadar bir inşaatın temel kazı sesini duydunuz mu? Veya toprakla, kaya tabakasıyla doğrudan temas ettiniz mi? Dilerseniz kendi deneyimlerinizi, hissettiklerinizi paylaşır mısınız?
Kategoriler: GENEL, MİMARİ TANIMLAR

